“Hangi okul bana göre?”, “Nereden başlasam işe?”, “Yetişecek mi?”, “Yapabilir miyim?”, “Ya olmazsa?”, “Çok mu geç kaldım?” ve en önemlisi “Gelecekte ne yapıcam?”gibi milyonlarca soru kafamın içinde girdim ilk izlenimimin “Nasıl ofis binası bu, ev gibi!” olduğu o sarı binaya. Duvarlarda amaçlarına ulaşmış yüzlerce insanın isimleri… Okuyorum, okuyorum; bitmiyor. “Keşke ben de onların yerinde olsam, keşke bütün engelleri aşmış olsam,” diye iç geçirdim. Nuri Abi’yle konuştuktan sonra bazı şeylerin, hayal etmenin yanında, bir takım şeyleri hayata geçirerek, yola ne yaptığımı ve nereye gittiğimi bilip çıkarak elde edilebileceğini anladım. Hiç bir şey gözümde büyüttüğüm kadar karışık değildi aslında… Tek ihtiyacım olan tecrübe, destek ve ilgiydi. Her gittiğimde aklımdaki soruların cevaplarını bilerek o sarı binadan çıkacağımı biliyordum. Hep de öyle oldu. “Gel Serra, otur bakalım şuraya…” sözünü her duyduğumda oradan kalktığım da bir engeli daha aşacağımı ya da nasıl aşılması gerektiğini öğreneceğimi; sadece eğitim yolumu değil hayat yolumu da çizeceğimi, tecrübe hazinesinden payıma düşeni alacağımı biliyordum. Sıkıntının eğlenceye dönüştüğü, ciddiyetin eğlenceyi pekiştirdiği, “acaba?”ların “kesinlikle” olduğu, soru işaretlerinin sırf cümleleri değil, stresleri bitiren noktalara dönüştüğü yer: The Princeton Review. Geleceğime olan güvenimin, yüzümdeki gülümsemelerin nedeni olan bütün The Princeton Review “aile”sine teşekkürler. Artık oranın sadece dıştan değil içten de bir “ev” olduğunu biliyorum. Yaşayan bilir.
Serra Dilmener (Duke University)